Yayın tarihi: 11 Mart 2020 - 21:26

Şekibe Çelenk’in arkasından yazılanlar, birkaç gün sonra Muzaffer İlhan Erdost’un arkasından yazılanlarla ortaklaştı. İşe bunlardan birkaçı…

  • Muzaffer İlhan Erdost’un Şekibe Çelenk’in mezar başındaki konuşması
  • Mustafa Yalçıner, Teşekkürler Şekibe Abla... Saygıyla...
  • Attila Aşut,  Devrimcilerin Şekibe Abla’sı…
  • Mustafa Balbay, Mücadele dolu bir yaşam: Devrimcilerin Şekibe Ablası...
  • Erendiz Atasü, Şekibe Çelenk’in ardından
  • Korkut Boratav, Şekibe Çelenk’in Güzel Sesi
  • Oral Çalışlar, Şekibe Çelenk, Muzaffer Erdost: Bir tarih gidiyor
  • Işık Kansu, Muzaffer İlhan Erdost; Şekibe Çelenk’in Kuşağı
  • Sultan Özer, “Denizlerin Ablası”ndan Öte…Sosyalizm Mücadelesinde bir Kadın Şekibe Çelenk

(Konuşma-Yayınlanma tarihine göre sıralanmıştır.)

* * *

Muzaffer İlhan Erdost’un mezar başındaki konuşması

Halit Çelenk'in 80. yaşgününü kutlama programında sunduğum, Halit Çelenk ile Şekibe Çelenk'in tek irade, tek özlem, tek duygu olarak kucaklaştıkları paragrafları birlikte okuyalım:

"Başkomutan, tarih yazılmaz, yapılır der. Yaptığımız şanlı tarihimiz vardı, kirli bir tarihimiz de oldu. Kanlı Pazar gibi, kanlı 1 Mayıs gibi, 12 Mart, 12 Eylül gibi. Bizim yap­tığımız bir tarih değil, bize yaptırtılan bir tarihti bu. Giz için­de bir tarihti ya da binlerce giz'in tarihiydi. Bu gizli tarihin karşısında, karşı cephede, gecenin yıldızından şafak vaktinin ağartısıyla aydınlanan bir başka tarih de vardı: emeğin ve emekçilerin tarihi.

Namluların üstüne çevrildiği bu yabanıl cangılda, kalem tutmuş, kitap çatmış, tırpan sallamış, çekiç vurmuş olan­ların, insanı, kanın karanlığından insanlığın aydınlığına çıkaracak olan sosyalizmin cephesi vardı. Bir yanımız işken­cede, bir yanımız sorguda, bir yanımız ip altında olsa da, ide­olojik partisiyle, devrimci sendikasıyla, dev dernekleriyle, bilimsel yayınlarıyla emeğin cephesi, baskıyı göğüsleye göğüsleye, siyasal ve toplumsal alanı kucaklamaya başlamış­tı.

Bu cephe içinde, gözaltına alınanların, işkence gören­lerin, tutuklananların, yargılananların, mahkum olanların yargısal alanda da cephesi oluşacaktı. Bu cephe, yürüyüşte vurulan öğrencilerin, işkencede burulan gençlerin, falakaya yatırılmış grevci işçilerin, yargılanan yayınların, yazarların, çevirmenlerin, yayıncıların savunulduğu yargısal bir cep­hesiydi emeğin. Kimi zaman birkaç savunman omuzladı bu cepheyi, kimi zaman bir grup savunmanın ellerinde güçlendi bu cephe. Bilinçli ellerde kurumsallaştı. Kurumsallaşan bu yargısal cephenin ilk, önde gelen adı, bu cepheyi azalmayan ama artan bir kararlılıkla sonuna değin sürdüren, tartış­masız Halit Çelenk'ti.

Devrimci devinimimizin her alanında, partisinde, sen­dikasında, basınında, yayınında, yargısında, savunman olarak savunma kürsüsünde, savunduğu değerlerin sanığı olarak sanık sandalyesinde, saldırıya uğradığı cezaevleri koridorlarında, görüş yerinde, gönlü ile hücreye/taşa gömülerlerle, yüreği ile ip altında gülenlerle, nerede dursa orada, devrimci kavgamızın önde dalgalanan onurlu bayrağı oldu Halit Çelenk.

Burada, Marx'ın, "Büyük toplumsal devrimler kadın mayası olmadan gerçekleşemez!" özlü sözünü anımsamamak olanaklı mı? Yani, bilinci ve bilgisiyle, sevgisi, tutkusu ve öz­verisiyle onu bütünleyen, tüm varlığıyla bu devrim hamuru­nun mayası olan, Halit Çelenk ışığına ışık olan ve bizi ışıtan Şekibe Çelenk'i, burada sevgiyle kucaklamamak olanaklı mı?

 

Kızıl saçlı hukuk öğrencisi, sevgili,

Sevincin vadisinde çiçeğe durmuş nar ağacı,

Devrimin en güzel koşusunu koşanların yaralı annesi,

Kaygılı, karanlık günlerimizin bacısı

Solgun yüzünde insanlığın dinmeyen acısı,

Suskun sessizliğinde,

Sana sevgi, sana sevgi, sana sevgi

(İlk Yayınlandığı yer: Nefes Alamıyorum, "Halit Çelenk'le" Türkiye'nin Kararan Fotoğrafları, Onur Yayınları, s. 218-219.)

* * *

Mustafa Balbay

Mücadele dolu bir yaşam: Devrimcilerin Şekibe Ablası...

Şekibe Çelenk’le ilk kez 1980’li yılların sonunda Halit Çelenk’le birlikte, bir anma gününde tanıştım...

Başka birinin yanında tanış­mam çok zordu; zira 65 yıllık eşi, Deniz Gezmiş ve arkadaş­larının avukatlığıyla adı ayrıca öne çıkan Halit Çelenk’le her şeyde, her yerde birlikteydiler.

Başka bir yerde görmem de çok zordu; zira hep mücadele­nin içindeydi.

Ne 1970’lerin kanlı günleri...

Ne 1980’lerin faşist zulüm­leri...

Ne 1990’ların aydın kıyımla­rı...

Ne 2011’de Halit Çelenk ’in ölümü onu mücadeleden kopa­rabildi...

2009’da Silivri Mapushanesi’ne kapatılmadan önce Çelenklerle ayrı bir mesa­imiz olmuştu. Halit Ağabey, ya­şamla ölümün iç ¡çeliğini güler yüzle paylaşıp şöyle demişti:

“Balbay, son uzun söyleşiyi seninle yapalım!”

2008-2009’da evinde başta Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının mücadelesi, idamı olmak üzere her şeyi konuştuk.

Şekibe Abla da hemen ya­nı başımızdaydı. Yeri geldikçe sohbete girdi, olayları anlattı. Küçük ekler yaptı. Deniz Gez­mişlere, idamdan sonra onların babalarına çorba sofralarını ko­nuştuk.

Evleri Anıtkabir’in hemen kar­şısında. Bir akşam vakti, ay do­ğumunda oturduğumuzu anım­sıyorum. Ay ve karşımızdaki her şey o kadar canlıydı ki...

Kendisi de Halit Çelenk gi­bi avukat olan Şekibe Abla, bu meslekten çok daha ötesiydi. Avukatlığı, öğretmenliği bir ya­şam ve mücadele biçimi olarak sürdürdü.

O anıt kadın, konu idamlara gelince gözyaşlarını tutamazdı; süzülüverirdi yanaklarından...

Bir kadındı; insani duyarlılık­larını gizlemezdi...

Bir dosttu; evlilik, doğum, özel günleri de unutmazdı...

Cesur bir mücadele insanıy­dı; en karanlık günlerde bile durduğu yeri değiştirmedi...

O, mücadelenin yaşı olmadı­ğını yaşamıyla gösterdi...

Güle güle Şekibe Abla... Bize miras olarak hiç yaşlanmayan, hiç pes etmeyen kocaman bir yürek bıraktın...

Cumhuriyet Gazetesi, 23 Şubat 2020.

* * *

Mustafa Yalçıner

Teşekkürler Şekibe Abla... Saygıyla...

ADETİM değildir; özel bir olay ya da kişi üzerine konuşurken kendinden söz edilmesinden hiç hazzetmem. Benciliktir, çok itici gelir, kınarım.

Ama bu kez, kendimi de katarak, "biz"den söz etmekten alamıyorum kendimi.

Şart bu. Öylesine bizdik ki. Aileden değildik. Bilinen
tanımıyla bir aile oluşturmuyorduk. Ama en ilerisinden
tastamam bir aileydik. Halit Ağabey. Şekibe Abla. Ve Denizler... Biz yani.

Az misafir etmemiştir bizleri. Az yemeğini, o güzelim
kurabiyelerini yememiş, suyunu içmemişizdir. Az yüreği
yanmamıştır birimizin başına bir hal gelse. Beniz gözaltına alınıp tutuklansa örneğin. Ağabeyimiz daktiloya sarılıp itiraz dilekçesi yazmaya ya da ifade ve savunma için
hazırlanmaya başlasa. Hep dimdik ayaktadır Şekibe Abla. Yanımızdadır. Kimseye tek kötü söz söyletmemiş,
hep sahiplenmiştir. "Çocuklarım" demiş, "evlatlarım" demiş, Serpil'le Ferda'dan ayırmamış, yememiş yedirmiş, giymemiş giydirmiştir. Karşılıklıdır sevgimiz.

Halit Ağabeyin Denizin son anlarını gözleri dolarak nasıl anlattığını bilenler bilir.

Canını dişine takarak bekleyip yine 5 Mayıs'ı 6 Mayıs'a bağlayan gecelerden bir başkasında aramızdan ayrılıp giden
Halit Ağabey, gözleri dolu dolu ve ancak biteviye durup yutkunduğunda kendisine hakim olarak ve dinleyip izleyeni de ağlatarak anlatır. '68'den 6 Mayıs'a... belgelidir, belgeseli vardır.

En sağlamından bir aileyizdir. En yakın ve sıcak bağlara sahip bir aile. İyi ve güzel günler ve yaşanası bir gelecek hayallerimiz kadar en zor anları paylaşanlardanızdır. Ağız dolusu birlikte gülen ve bir diğerimizin acısıyla ağzımız bıçak açmayanlaradır.

Deniz, ayaklarında pranga, son yürüyüşünü yapmadan önce tutulduğu Ankara Merkez Cezaevi Baş Gardiyan odasındadır. Son sigarasını içerken "Son Mektup"unu yazmıştır. Zincirleri çözülür, elleri arkasından kelepçelenir. Odadan çıkarılıp etrafı asker dolu olarak darağacına doğru yürümeye başlar. Halit Ağabey yanı başın da yürümektedir. Başını çevirerek ona şunları söyler: "Şekibe Abla'ya selam söyle. Bize çok hakkı geçti. Hakkını helal etsin!"

Olacak şey değil gibidir, ama olmuştur. Aynısıyla böyledir. Yakınlık budur. Aile budur. Son anlarında bile unutulmamak. Hep hatırlanmak. Canı kadar sevilmek.

Bizler birbirimizi canımızdan çok sevdik! Birbirimiz yerine ölebilirdik. Öldük de. Yoldaşlardık biz çünkü. Olağan bir aileden daha ileriydik. Ölesiye bağlıydık birbirimize. Birimizin parmağına diken batsa incinirdik. Birimiz hepimiz, hepimiz birimiz içindik.

Burmadan eksiliyoruz. Ama bir yandan da çoğalıyoruz.

Ölmeyiz biz! Durmadan çoğalarak sonsuza kadar yaşarız. Birbirimizde yaşarız. işçi sınıfının kurtuluşu davamızda yaşarız, insanın insan olma davasında yani.

Ayrılıklarımız ayrılık değildir onun için. "Eyvallah" der gideriz, Denizin yaptığı gibi.

En çok "hoşça kal" deriz.
Hoşça kal Şekibe Abla!

Evrensel Gazetesi, 23 Şubat 2020.

* * *

Attila Aşut

Devrimcilerin Şekibe Abla’sı…

Sosyalist mücadele tarihimizin gözü pek kadınlarından Av. Şekibe Çelenk'i yitirdik.

Devrimci hareketimizin unutulmaz savunmanı, büyük hukukçu Av. Halit Çelenk’in eşi, sevgili yoldaşımız Serpil Çelenk Güvenç’in annesi ve hepimizin “Şekibe Abla”sıydı o. Eşiyle birlikte 1962 yılında Türkiye İşçi Partisi’ne katılmış, örgütün çeşitli birimlerinde çalıştıktan sonra Merkez Haysiyet Divanı’nda görev yapmıştı. 1963 yerel seçimlerinde TİP'e ayrılan radyo konuşmalarından birini yapan tek kadın da oydu.

"Denizlerin Şekibe Ablası" olarak tanınan Şekibe Çelenk, herkesin saygı duyduğu bir kişilikti. Kızı Serpil Çelenk ile gazeteci arkadaşımız Sultan Özer’in ortak çalışmasıyla hazırlanan yaşamöyküsü de aynı adla kitaplaştırılmıştı.

Şekibe Abla ve Halit Abi, yaşamları boyunca birbirinin elini hiç bırakmayan örnek yoldaşlardı. Onlar dünyanın tüm devrimcilerini kardeş bilir; Atatürk’le Marx’ın, Che Guevara ile Deniz Gezmiş’in fotoğraflarını evlerinin en görünür yerine yan yana asmaktan gurur duyarlardı.

Şekibe Çelenk, 12 Mart döneminde Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ın idamına onay veren siyasileri hiç bağışlamadı. Süleyman Demirel’e o yüzden büyük öfke duyardı. Kenan Evren’i de başta İlhan Erdost olmak üzere onlarca devrimcinin katili sayar, lanetlerdi. Her 6 Mayıs’ta “Karşıyaka’nın Üç Gülü”nü ziyaret eder, gömütlerine çiçek bırakırdı. Önce Halit Abi kavuştu onlara, şimdi Şekibe Abla. Artık sonsuza dek hep bir aradalar…

Çelenk ailesinin ve tüm devrimcilerin başı sağ olsun. Şekibe Abla’mız ışıklarda uyusun!

Birgün Gazetesi, 24 Şubat 2020.

* * *

Erendiz Atasü

Şekibe Çelenk'in ardından

Şekibe Çelenk’i kaybettik... Halit Çelenk’in değerli eşi, hem bir tarihin tanığı hem bize -tüm Türkiye’ye- kalan hatırasıydı. Bugün hepimiz biraz daha eksildik, farkında olmayanlarımız bile... Halit Çelenk sadece “Denizlerin” ve onlarca devrimci gencin avukatı değildi; Şekibe Hanım sadece Denizlerin ablası değildi... Bu hukukçu karı kocayı, bencillikle tanışmamış tüm bir yurtsever gençler kuşağına kol kanat germiş, görkemli birer çınar ağacına benzetirdim. Halit Çelenk hayattayken, sanki Türkiye’ye çok kötü bir şey olamazmış gibi gelirdi bana. Elbette bu bir yanılsamaydı ama sağlam bir gerçekliğe dayanıyordu: Karıkoca Çelenkler hukukun ete kemiğe bürünmüş timsaliydiler.

Haksızlık karşısında ürkmeyen, gerileme­yen, ödün vermeyen, çıkar hesabı hiç yap­mayan, insanı kolayca ele geçiriveren boşunalık duygusuna kapılmadan, dimdik duruş­larını bozmadan, acılarını alınlarında birer çelenk gibi taşıyarak doğru bildikleri yolda yürümeyi sürdüren iki insandı onlar... Bugün böyle insanlar o kadar az ki... İşte onun için, biraz daha eksildik, hepimiz.

Bir acı aydın yazısı...

Bütün bu eksilmeleri anlamlandırabilmek, ülkemizde hukukun hepimizin canını yakan iflasının nasıl vuku bulduğunu kavramak için belki işe, neredeyse yarım yüzyıl önceden, dosta düşmana ibret olsun diye, sosyalistle­re gözdağı verebilmek için, bir mayıs sabahı üç genci -“Denizleri” - ipe çeken hukuksuz­luktan başlamak gerek.

Şekibe Çelenk’in Türkiye sosyalizmi için­deki yerini araştırmacılar saptayacaktır. (*) Bu yazı, bir değerli insanın daha yitiminden acı duyan bir aydının yazısıdır. Şekibe Çe­lenk hayranlık duyulacak bir insandır. Hayat boyunca hem toplumun geleneksel kadınlık­tan- hiç kuşkusuz iç dünyasında onaylama­dığı- beklentilerini yakınmasız karşılarken devrimci olabilmek; sadece düşünce, söy­lem ve duruşta değil, eylemde de devrimci olabilmek ve öyle kalabilmek... Nasıl çelik­ten bir asap sistemi, nasıl bir yaşama diren­ci, nasıl bir öz disiplin, ve nasıl bir yürek ve soluk gerektirmektedir!

Şekibe Hanım’ın evine üç kez konuk ol­muşumdur. ilki, “2 Temmuz 1993 Sivas kal­kışması ve katliamı”ndan sonra idi; katliam­da yanarak ve karbonmonoksit gazıyla bo­ğularak can vermiş sanatçılar, dostlar için bir bildiri kaleme almıştım. Halit Bey ve Şe­kibe Hanım metni oluşturmama hukuki açı­lardan yardımcı olmuşlardı, bildiriye konan ilk iki imza da onlarındı. İkincisi bir dost zi­yareti idi, Şekibe Hanım bize paçanga böre­ği yapmıştı, marifetli bir aşçıydı. Çelenklerin evinde konuğu tanış gibi değil, dost gi­bi, akraba gibi de değil, evlat gibi karşılayan ve sarmalayan bir atmosfer vardı. Üçüncüsü, Halit Çelenk’in vefatını izleyen başsağlı­ğı ziyareti, yıl 2011. Tabii Şekibe Hanım onu tanıdığım 1990’ların Şekibe Hanımı değil­di. Doğa hükmünü icra ediyordu. 1990’larda yetmişli yaşlarını süren Şekibe Hanım çok dinç, capcanlı ve aktifti. 2011’de ise nihayet yaşlanmıştı; uzun bir hayat arkadaşlığının sonunda eşini kaybetmişti, üzgündü. O can­lılığı, kıpır kıpırlığı biraz durulmuştu. Ama değişmeyen bir şeyler vardı: Her kapı çalını­şında, -sonradan yorgun bir halde koltuğu­na çekilse de- bir genç kız çevikliğiyle kapı­ya yöneliyor; başsağlığı konuğunu, hüzün­lü yüzünde umutlu bir gülümseyişle karşıla­yabiliyordu.

Şekibe Hanım’ı, en son dört beş yıl ön­ce Halit Çelenk için düzenlenen bir anma töreninde gördüm. Yumruğunu kaldırmış “enternasyonal”i söylüyordu... Yaşı, bir yüz­yıla yakındı...

Anısının önünde saygıyla eğilirim.

(*) Serpil Güvenç, Sultan Özer, “Denizlerin Şekibe Ablası”, Evrensel basım yayın, 2011

Cumhuriyet Gazetesi, 25 Şubat 2020.

* * *

Korkut Boratav

Şekibe Çelenk’in güzel sesi

Şekibe Hanım da Halit Çelenk ile birlikte TİP’in içinde ve dışında Türkiye’nin devrimci mücadelesinin çeşitli aşamalarını, kazanımlarını, yenilgilerini birlikte paylaşacaktı.

Şekibe Çelenk ile ilk karşılaşmam altmış üç yıl önce, Kasım 1963’te oldu.

“Karşılaşma” sözcüğü yanıltıcıdır. Kasım 1963’te Şekibe Hanım’ın ilk defa sesini duydum; ismini öğrendim. Yüz yüze tanışmamız daha sonra olacaktı.

Belediye seçimleri vesilesiyle devlet radyosundan partilere ayrılan zaman diliminde propaganda konuşmaları yapılıyordu. Radyoyu tesadüfen açmış olabilirim. Aniden genç bir kadın sesi duydum: “İşçi, köylü, ırgat, zanaatkâr, esnaf, dar gelirli memur yurttaş! Gerçekçi aydın kardeşlerim, çileli bacılarım!...” Son bulunca konuşmacı tanıtıldı: Türkiye İşçi Partisi adına Şekibe Çelenk...

Konuşmanın içeriği değil, başlangıcı, hitap tarzı beni etkiledi; o nedenle hâlâ aklımdadır. Şekibe Çelenk, o güzel, pürüzsüz gür sesi ile hemşerilerine, vatandaşlarına, seçmenlerine değil; bu kalabalık kimliksiz kitlenin sadece bir bölümüne hitap etmekteydi. Türkiye’nin halk sınıflarına ve kendisinin de dahil olduğu gerçek aydınlarına ve çileli kadınlarına bir çağrı...

Bu konuşmaların ses kayıtları belki de bir yerlerde vardır. Bulunursa tekrar, tekrar dinlemek isterim. Zira, önce Şekibe Çelenk’in, sonra da tok, davudi sesiyle “işçiler, köylüler, murabalar...” diye başlayan Yaşar Kemal’in hitaplarını duyduktan sonra, “Türkiye’nin karanlık yılları artık son buluyor...” iyimserliğine savrulmuştum. Hissetmiştim ki Türkiye’nin milyonlarca emekçisi, yıllardan beri baskı, yalan ve hile ile gizlenmiş sınıfsal kimliklerini kendilerine açık-seçik hatırlatan bu iki güzel insanın çağrısı karşısında kayıtsız kalamayacaklardır.

* * *

Anlık, geçici ve elbette yanıltıcı bir hissiyattan söz ediyorum. Bu iki güzel insanın, güzel seslerini dinlerken biliyordum ki, bu sınıfsal çağrı onlara özgü değildir. Radyoda temsil ettikleri parti (TİP) iki yıldan beri aynı mesajı, mahallelerde, kahvelerde, toplantı salonlarında Türkiye’nin emekçilerine taşımanın sancılı mücadelesini vermekteydi. Beni heyecanlandıran özgünlük, aynı çağrının Şekibe Çelenk, Yaşar Kemal ve diğerleri tarafından radyodan milyonlara ulaşmasıydı.

Keza biliyordum ki, bu çağrı ilk de değildi. Daha öncesine, Cumhuriyetin ilk yıllarına gitmeliyim. TİP, İkinci Dünya Savaşı’nın korkulu yıllarında antifaşist mücadelenin öncülüğünü yapmış aydınların; savaş sonrasında iki parti ve sınıf mücadelesi platformuyla örgütlenen sosyalistlerin, sendikacıların on beş yıl boyunca baskı ve zulüm altında çiğnenen bayrağını, ayakta kalanların da katkısıyla devralan bir partiydi.

Kurulmasına kapı aralayan 1961 Anayasası’nın Demokrat Parti’nin devrilmesi sayesinde mümkün olduğunu da bu sürecin parçası olan üniversiteler kalkışmasını, Ankara’da 29 Nisan, 555-K 1960 aşamaları içinde yaşamış bir kişi olarak farkındaydım.

Şekibe Hanımda Kasım 1963’teki radyo konuşmasına, TİP Ankara İl Teşkilatı içinden çetin, sancılı örgütlenme deneyimlerini yaşayarak gelmişti.

Sonraki yıllarda ortaya çıkacaktı ki, sınıf bilincini Türkiye emekçilerine taşımayı hedefleyen, beni de erken iyimserliğe sürükleyen bu yeni adımlar, içteki ve dıştaki karanlık güç odakları tarafından ısrarla, zaman zaman kan dökülerek kösteklenecekti.

Şekibe Hanım da Halit Çelenk ile birlikte TİP’in içinde ve dışında Türkiye’nin devrimci mücadelesinin çeşitli aşamalarını, kazanımlarını, yenilgilerini birlikte paylaşacaktı.

Kasım 1963’te milyonlarca emekçiye hitap eden bu güzel insan yıllar sonra, “binlerce devrimcinin, Denizlerin Şekibe Ablası” olarak da tanınacaktı.

*Korkut Boratav’ın 2016 yılında Kadın Eserleri Kütüphanesi ve Bilgi Merkezi Vakfı’nda açılan özel arşiv dosyası için kaleme aldığı yazı.

Cumhuriyet gazetesi, 28 Şubat 2020.

* * *

Av. Şenal SARIHAN

Sosyalizm Mücadelesinde İki Çınar

Muzaffer İlhan Erdost ve Şekibe Çelenk'in anısına saygıyla...

17 Temmuz 1993. 12 Eylül 1980 başlarında kapanmış olan Çağdaş Hukukçular Derneği’nin (ÇHD) yeniden kuruluşunun birinci yılındayız. Derneğin yayın or­ganı olarak Çağdaş Hukuk Dergisi’ni çıkarıyoruz. Yazı kurulumuz, bundan sonra her kuruluş yıldönümünde, “Çağdaş Hukuk için Emek Ödülü” verme kararı alıyor. Ödül, yaşamakta olan hukuk emekçilerine verilecek. Dergimizin temmuz sayıları da ödül verilen hukukçuya özgülenecek, ilk ödül için oy birliği ile Halit Çelenk’in adı öne çıkıyor. Hemen iş bölümü yapıyoruz. Ben ve Avukat Esin Özbey, Halit Çelenk’le röportaj yapacağız. Randevu alıyor ve elimizde bir ka­mera ile evlerine gidiyoruz. İki kadın olarak, Halit Ağabey’in eşi Şekibe abla ile kurdukları birliğin izlerini de öğrenmek istiyoruz.

Tanışma aşamasından başlayarak onun sözcükleri ile bu beraberliğin öyküsünü aktarmak istiyorum: “İstanbul Hukuk Fakültesi’nin ikinci sınıfında aynı sınıfta öğrenci olan Eşim Şekibe ile tanışarak arkadaş olduk. Okumayı seven, sürekli okuyan bir kızdı. Toplumsal ve siyasal konuları kendi aramızda konuşuyor, arkadaş­larımızla tartışıyorduk. Düşünceleri­mizde değer yargılarımızda bir uyum olmuştu. 28.04.1943 gününde fakülte bahçesinde nişanlandık. Son sınıfta evlendik. Hukuk Fakültesini bitirdikten sonra ikimiz de Antalya Adliyesi’nde staja başladık. 1948 de eşim Şekibe ile Samsun’da avukatlığa başladık. 1949 yılında Ceza Yasası’nın 142. maddesine dayanılarak komünizm propagandası yapmaktan haklarında kamu davası açılan iki Rumeli Göçmeni’nin savunmalarını üstlendik. Bu meslek yaşamımızın ilk siyasi davası oldu. 1960 yılında Ankara’ya geldik. 1962 yılında İşçi Partisi’ne katıldık. Ben Genel Kurul’da Genel Yönetim Merkez Yürütme Kurulu’na, Şekibe Çelenk de Haysiyet Divanı üyeliğine seçildik. Şekibe, ayrıca Ankara Merkez ilçe Başkanlığı’na, ben de partinin hu­kuk bürosu yöneticiliğine getirildik."

ŞEKİBE ABLA’NIN DİRENCİ

“Sürekli Okuyan” bu kızla, okul bahçesinde başlayan bu birlikteliğin öykülerini, 12 Eylül günlerinde Ma­mak’ta, duruşma araları söyleşilerinde Halit Ağabey’den dinlemiştim. Avu- |— katlığı bırakan Şekibe Abla’nın siyasi kimliğinin avukatlığın üzerine çıkışını, fakat bir gölge gibi tüm dava hazırlık­larına ve savunmalara kadın duyarlılığı ile eklediği satırları, başta Denizler olmak üzere 68 kuşağı devrimcilerinin tümünü kucaklayan sıcaklığını, bir siyasi dava avukatı ve sosyalist olarak Halit Ağabey’in savunma kürsüsünden sanık sandalyesine gidişlerindeki, tehditlerle yıldırma kumpasları karşısın­daki direncini. Onu uzaktan, seven ve saygı duyan bir eşin dilinden tanımış bu yaşama özenmiştim. Röportaj günü, incecik bedeni, onunla tezat sertçe sayılabilecek sesi ile yanımızda oturuşu, sıkça Halit Ağabey’in sözlerini tamamlayışı ve bize ikramda bulunmak için gösterdiği özeni izledikçe, onun salt bir siyasetçi değil, anne, eş yumuşaklığını da gözlemiştim. Bu belki ilk uzun birlikte oluştu.

Onunla pek çok ortak etkinlik alanında birlikte olduk. Belleğimdeki son fotoğraflar: 6 Mayıs. Denizlerin mezarları başında eşinden boşalan yeri dolduruyor. Diğer bir fotoğraf, eşinin başucunda bizleri karşılıyor.

68’in, 78’in ve Gezi’nin çocuklarını. Bunlar son fotoğraflar. 22 Şubat günü, bu kez onu eşinin yanına uğur­ladık. Denizleri de saklayan Karşıyaka toprağına.

MUZAFFER AĞABEY’İN MÜCADELESİ

Onun yol arkadaşlarından ve bize sosyalizmi öğrenmenin yollarını açan yayıncı Muzaffer ilhan Erdost, teker­lekli sandalyesi içinde ikiye katlanmış vücudu ile başucunda bir şiir okudu. Hepimiz adına bir vedaydı bu. Acılı bir veda. İçim kavrularak düşündüm: Bir tarih bitiyor muydu? Neyse ki “Mu­zaffer Ağabey yaşıyor” diye geçirdim içimden. Hala direncin örnekleri ile aynı çağı bölüşüyoruz.

25 Şubat. Akşamüzeri bir toplan­tıdayım. Arkadaşlar “Muzaffer ilhan Erdost yaşamını yitirmiş” diyorlar. Daha üç gün önce bizim adımıza Şekibe Abla’ya veda şiiri okuyan Mu­zaffer Ağabeyimiz de artık aramızda olmayacak.

Onu ilk kez bir gazete fotoğrafın­da tanımıştım. O tarihlerde İstan­bul’da yaşıyorum. 12 Mart günler. Şimdi adını anımsamadığım bir gazetenin ilk sayfasının sol köşesinde, elleri kelepçeli esmer, bıyıklı, uzun boylu, üzerinde koyu renk çizgili bir elbise ile başı dik, yağız bir delikanlı. Fotoğrafın altında “Sol yayınları Sahi­bi Muzaffer Erdost tutuklandı” haberi. Sanırım 70’li yıllar. Sonra Ankara’da, onların kitabevi ile avukatlık büromu­zun aynı sokakta yanyana binalar­da oluşu. Rana Ablayı, Barışta’yı tanımak. Komşuluk günleri. Çeşitli panellerde uzun söyleşilerinden de öğrenmek. Ve 12 Eylül. Sol yayınları sahibi olmak ve bu yayınları basmak­tan suçlu iki kardeşin gözaltına alınışı. İlhan’ın Mamak’ta dövülerek katledilişi. Sıkıyönetim Mahkemesinde süren yargılama. Askeri Yargıtay günleri. Kardeş ve eş acısı çeken iki insanın hak arama mücadelesi. Duruşmalar. Muzaffer Ağabey’in adının yanı başı­na kardeşinin adını da ekleyerek onu yaşatması. “İlhan İlhan” adını verdiği kitabevinin adıyla, bir çığlığın, adeta uzun hava ezgilerine döndürülüşü. İki küçük kız çocuğu. Alaz ve Türküler ve Gül adında gül gibi bir genç ka­dın. Muzaffer Ağabey’in hem onları, hem yürüyen yaşamı kucaklayıp gö­türmesi. Kitaplar, konuşmalar. Sabırlı bir öğretmen edası ile ağır ve derin söyleşiler. İnsan Hakları Derneği’nde örgütlü mücadelesi. 7 Kasımlarda acının ve direncin harlanışı. Yılma­dan, usanmadan. Şimdi bir kürsü daha boşaldı. Onu da Karşıyaka’ya emanet ettik. Tarihimizin sonu mu? Hayır. Biz varız. Bizden sonra Alaz ve Türküler var. Sonra başka çocuklar... Tarihimiz bitmeyecek.

Birgün, 28 Şubat 2020.

* * *

Oral Çalışlar

Şekibe Çelenk, Muzaffer Erdost: Bir tarih gidiyor

Şekibe Çelenk ve Muzaffer Erdost’u arka arkaya yitirdik. 1960’ların Ankara’sı. Üniversite kaynıyor. Türkiye İşçi Partisi 15 milletvekiliyle Meclis’te. Yeni bir Türkiye kurulacağı umudunun en yüksek olduğu günler… Behice Boranların, Sadun Arenlerin, Çetin Altanların parladığı yıllar. Siyasal Bilgiler Fakültesi, Ortadoğu Teknik Üniversitesi salonları toplantılarla, dolup taşıyor.

Tarsus’tan arkadaşım Cengiz’in (Çandar) teyzesi Şekibe Abla’ya (Çelenk) gidiyoruz. Halit Ağabey, sosyalistlere açılan davalara dalmış durumda. Kızları Serpil, üniversiteden arkadaşlarımız koşturup duruyoruz. Muzaffer Abi (Erdost), Sol Yayınlar’ı kuruyor. Marksist klasikleri ardı ardına yayınlıyor. Kardeşi güleryüzlü İlhan Erdost yayınevinin koşturanı...

Denizlerin idamı

12 Mart 1971 askeri darbesi gelip çatıyor. Denizler yakalanıyor... Mahirler cezaevinden kaçıp Kızıldere’de öldürülüyor. Halit Abi, Mamak Cezaevi’nde görüşte. Mahkemede Denizleri, başı derde girenleri savunuyor. En çok koşturan Şekibe Abla. Avukat olarak, abla olarak, idamla yargılanan Denizlerin yanında.

Muzaffer Abi, bizimle Mamak’ta tutuklu. Kendinden 10-15 yaş küçük, heyecanları, öfkeleri zirvede gençlerin arasında, sakin bir şekilde, kitap okuyor, savunmasını hazırlıyor. Denizler’i yanıbaşımızdan idama götürdüler. Siyasete yine kan girdi. Halit Abi, Şekibe Abla hayatlarının en acı günlerini yaşadılar.

Muzaffer Abi’nin kardeşi İlhan’ı, 12 Eylül darbecileri askeri kamyonetin içinde döve döve öldürdüler... Serpil Çelenk Güvenç ve Sultan Özer birlikte hazırladıkları, “Denizlerin Şekibe Ablası: Şekibe Çelenk” kitabında 60’ların Ankara’sını, isyan ve acı günlerini yaşayanların dilinden aktarmışlar.

“Hapisteki Nâzım Hikmet’i görmek için Halit Çelenk’le Bursa yollarını arşınlayan, TBMM’de temsil edilen ilk sosyalist partinin sesini radyodan Türkiye’ye duyuran, varoş kahvelerinde TİP’i ve sosyalizmi anlatan, TİP’in Merkez Haysiyet Divanı üyeliğe seçilen, Denizler’in ‘Şekibe Ablası’nın yaşam öyküsü. Aynı zamanda Halit Çelenk gibi bir anıtın yanında verilen bir devrimci kavgada, ona destek olmanın yanı sıra, bir ezilmeme çabası ve kişilik mücadelesinin de öyküsü.” İki gün önce yitirdiğimiz Muzaffer Erdost, Şekibe Çelenk’i şöyle tanımlamıştı.

“Devrimci kavgamızın önde dalgalanan onurlu bayrağı oldu Halit Çelenk. Bilinci ve bilgisiyle, sevgisi, tutkusu ve özverisiyle onu bütünleyen, tüm varlığıyla bu devrim hamurunun mayası olan, Halit Çelenk ışığına ışık olan ve bizi ışıtan Şekibe Çelenk’i, burada sevgiyle kucaklamamak olanaklı mı?” Şekibe Abla ve Muzaffer Abi’yle, bir tarih göçüp gidiyor gibi...

Posta Gazetesi, 28 Şubat 2020.

* * *

Işık Kansu

Muzaffer İlhan Erdost

Muzaffer Ağabey, bir kitabını “Nice acıların aralığından” diye imzalamıştı...

Kederin ırmağı mıydı, kardeşi miydi? Hiç bilemedim... Bildiğim bir şey var ki, Muzaffer Ağabey, yurdunda sürgün yaşatılanlardandı.

Oysa o, çocukların gözlerinde pırlayan kuşları arıyordu. İçeride tutulan düşüncesini demir kapılardan aşırıyordu. Atlar koşturuyordu insanlığın kuşatılmış yalnızlığına...

Muzaffer Ağabey, gövdesini ölümün sessizliğine, direnen sesini bize bıraktı.

Aydınlık gecelerde, başınızın üzerinde, oralarda bir yerlerde ışıyor olacak...

 

Şekibe Çelenk’in Kuşağı

Eşi benzeri gelmeyecek bir kuşağı yitiriyoruz.

Bir küçük nar ağacının altında okuduğu Jean-Jacques Rousseau’nun “Toplum Anlaşması” ile aydınlanan gençlik bilinciyle Hatay’ın Fransızlardan kurtuluşuna tanık olan Halit Çelenk’in eşiydi Şekibe Çelenk.

Büyük zaferin seherinde doğmuştu. Bütün dünyaya örnek olmuş bir devrimin, 1923 Cumhuriyeti’nin toplumsal değişimi içinde büyümüştü.

Eşitlik ve kardeşliğe erişebilme bilincinin, ancak aydınlanma yaşamış bir toplumda kök salacağını, yaşamın deney taşında bilemiş bir hukukçuydu.

Eşi Halit Çelenk ile yeni ve toplumsal demokratik atılımların, halk baharlarının ancak Cumhuriyetçi ilkelere yaslanarak güneşlenebileceğini kanıtlamıştı bizlere.

Şekibe Çelenk ve onun simgelediği kuşaktır, bize savaşım gücünü veren.

O kuşaktan bir tane; öte yana zıplamış yetmezci ve de evetçi, boyun eğici, kandırmacı ve kandırıldımcı çıkmamıştır.

O kuşağın birikimidir, bugün de Türkiye’yi her yönden bağımsız kardeşliğe taşıma gücü, istenci veren...

Cumhuriyet Gazetesi, Ankara Kulisi, 29 Şubat 2020.

* * *

Sultan Özer

“Denizlerin Ablası”ndan Öte…

Sosyalizm Mücadelesinde bir Kadın Şekibe Çelenk

Şekibe Çelenk hep “Denizlerin Şekibe Ab­lası” ya da “Denizlerin Avukatı Halit Çelenk’in eşi” diye bilinir. Ama sadece bun­lar değil; devrim ve sosyalizm mücadelesi­ni yaşam biçimi haline getirmiş, ömrü ile geçmiş bir kadın, hukukçu, anne, eş... Hepsi birden Şekibe Çelenk.

Şekibe Çelenk, evlilik öncesi adıyla Şekibe Sa­yar, Selanikli göçmen bir ailenin iki kızından büyü­ğüdür. Baba Macaristan’da makine mühendisliği okuyan, Macarca, Fransızca, Almanca, Arapça bi­len ve Marksizm’in çok ileri ve doğru bir düşünce akımı olduğunu düşünen biridir. Darwin teorisini yaşam biçimi haline getirmiş babanın kızı olarak bir adım daha ileri gider Şekibe Sayar.

Yolu, Hukuk Fakültesi’nde Halit Çelenk’le kesi­şir; düşünce birlikteliği yaşam birlikteliğine evrilir ve artık ‘Çelenk’ler olarak mücadeleyi ön planda tutar, sosyalizm ve Marksizm inancını yaşam biçi­mi haline getirirler.

Her ne kadar Şekibe Çelenk avukatlığı bıraksa da mücadeleyi bırakmaz.

BEHİCE BORAN’DAN BİLE ÖNCE...

Örneğin 1963 belediye seçimleri dönemi. TİP’te radyo konuşması yapan ilk kadın olduğunu bilen var mı? Behice Boran’dan bile önce ilk kez radyoda par­tisinin seçim propagandasını yapandır Şekibe Çelenk.

Radyodan; “İşçi, köylü, ırgat, zanaatkâr, esnaf, dar gelirli memur yurttaş!’a seslenen Şekibe Çe­lenk, Altındağ gecekondularında ev ev, sokak so­kak dolaşır, propaganda yapar, oylarını kimden, nereden yana kullanmaları gerektiğini anlatır.

TİP’te Ankara Merkez İlçe Başkanlığı, Partinin YSK’da temsilciliği, parti yüksek onur kurulu üyeliklerinde bulunur. TİP adına yasa teklifleri hazır­layan ekipte yer alır.

MİNYON GÖVDESİNİN TÜM GÜCÜYLE!

Öğrenciliği döneminde Nâzım Hikmet’i Bursa hapishanesinde Halit Çelenk ile birlikte ziyaret eden Şekibe Çelenk, sonrasında Ankara’da başta Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan, Hüseyin İnan olmak üzere gençleri ne hapiste ne de dışarıda ne de mahkeme salonlarında yalnız bırakır. Komer dava­sının görüldüğü Ankara Adliyesi salonlarında gençlerle birliktedir. Deniz, Yusuf ve Hüseyin’in Sıkıyönetim 1 Nolu askerî mahkemesi duruşmala­rında ve TBMM’de üç babayla birlikte yine Şekibe Çelenk vardır.

Yusuf Aslan Şarkışla’da yaralanmıştır, Anka­ra’ya Numune Hastanesi’ne getirilir. Odanın kapı­sında bir er nöbet tutar, doktorlar dışında kimse içeri alınmaz. Ama Şekibe Çelenk ne yapar eder girer Yusuf Aslan’ın yanına ve yaralı evladı, yoldaşı ile yarım saat sohbet eder.

Ev işleri, çocukların yükü de verdiği mücadeleyi engelleyemez. Lastik İş’te başarılı bir sendika hakemliği görevi yapar, kızı Serpil Güvenç’in ifade­siyle “Partide de Parti dışında da sosyalizmin emekçiliğini sadece beyniyle, kafasının emeğiyle değil, minyon gövdesinin tüm gücüyle yapmış olan ender insanlardan birisidir Şekibe Çelenk.”

İnsan Haklan Derneği’nde “Kadınlara karşı her türlü ayrımcılığın önlenmesi uluslararası sözleşme­si” kapsamında “Anayasa ve yasalarımız” konulu araştırma yapan ekiptedir.

SÜLEYMAN DEMİREL'E HİÇ DİNMEYEN ÖFKE...

SON nefesini verene kadar sosyalizm inancını diri tutan Şekibe Çelenk'i en çok öfkelendiren, adı geçtiğinde gözlerini yerinden oynatan ise Süleyman Demirel'dir.

Şekibe Çelenk, Denizlerin idam kararının görüşüldüğü Meclis'te babaları yalnız bırakmaz. Cemil Gezmiş, Hıdır İnan ve Beşir Aslan'ın yanında, görüşmeyi izler. Yapılan oylamada üç genç için idam kararı çıkmıştır.

Şekibe Çelenk'i en çok öfkelendiren Süleyman Demirel'in oylama sonrası, ağzından köpükler saça saça "üçe üç, üçe üç" diye bağırıp üç parmağını havaya kaldırarak yaptığı se­vinç gösterisidir.

Öylesine öfkelenir ki 40 yıl geçer yine unutmaz o sahne­yi. Deniz Gezmiş'in idam sehpasına giderken Halit Çelenk'e "Şekibe Ablaya selam söyle" demesi boşuna değildir.

Şekibe Çelenk'i Şekibe Çelenk yapan bu dinmeyen öfkesi­dir... Ve elbette son nefesine kadar sosyalizme olan inancı...

Güle güle yüreği büyük kadın... Tarihimizin en onurlu say­falarında adın hep anılacak!

Evrensel Ekmek ve Gül, 7 Mart 2020.